Sıradaki içerik:

Yo – Yo Oyuncaklarının Sırrı Nedir ?

e
sv

Louis Pasteur Kimdir ? Louis Pasteur ve Hastalıkların Mikrop Teorisi

326 okunma — 11 Aralık 2020 19:32

Louis Pasteur  Kimdir ? Louis Pasteur ve Hastalıkların Mikrop Teorisi

Leeuwenhoek’in ölümünden yüz elli yıl sonra, Louis Pasteur ( 1822 – 1895) hastalıkların mikrop teorisini öne sürdü ve ‘’ spontane üreme ‘’ ( o zamanki yerleşik görüş olan kurtçuk, tırtıl, tenya, sinek, fare vb. yaratıkların  elverişli koşullarda kendiliğinden üremesi ) fikrine karşı yürüttüğü mücadelede galip geldi. Mikrobiyoloji biliminin tohumlarını atan Pasteur, Edward Jenner’in teorisini ve çiçek aşısı uygulamasını geliştirmiş, laboratuvardan çıkan bilimin, insanlığın refahını daha yukarılara taşıyabilmesi için Pasteur Enstitüsü’nü kurmuştur. Bu enstitü, dünyanın dört bir yanındaki , Pasteur’un kendi deyimiyle ‘’ geleceğin ibadethaneleri olarak tıbbi laboratuvarlarla ‘’ bilgi alışverişi yapan bir merkez olmuştur.

Mikrop teorisi, çok eski zamanlarda bile insanlar tarafından sezilse de, bu fikri toparlayıp uygulamaya koymak tamamen farklı bir çalışma gerektiriyordu. Pasteur’un hayatı ve çalışmaları, onu örnek bir biyomedikal araştırmacı yapmıştır. Kendi toplumunun en meşakkatli sorunlarına çözümler bulmak için çalışmış, yaklaşımlarını var olan bilgilere dayandırmış, yaratıcı hipotezlerini doğrulamak için katı bilimsel yöntemlere bağlı kalmış ve araştırmaları sonucundaki bulguların cesaretli davranarak klinik uygulamalara taşımayı başarmış bir bakteriyologtu. Tıbbi gelişmeler konusundaki heyecanı diğer bilim insanlarına da ilham kaynağı olmuştur.

Louis Pasteur, bilim kariyerine bir kimyacı olarak başlamıştı. Polarize edilmiş ışık karşısında, şarap üretiminin yan ürünleri olan kristalize tartar ve rasemik asitleri incelerken, polarize ışığın yönünü sağa ve sola değiştirilebilen optikçe aktif maddeler olduklarını görmüş ve bu maddelerin asimetrik olduklarını anlamıştır. 1847’de ( 28 yaşındayken ) canlı organizmalardan elde edilen asimetrik moleküllerin daima canlı yapıda olduklarını öne sürerek, çok temel bir prensibi betimlemiştir. Stereokimya ( bir molekülün atomlarının dizilişini inceleyen kimya dalı ) bilimin temellerini atmış ve daha da önemlisi kendini ‘’ Vitalizm ‘’ ( ya da Kadercilik: canlıların farklı yasalar altında hareket ettiğini ve canlılığın mistik bir güç ile meydana geldiğini savunan görüş ) yoluna adayarak, kimyasal fenomenlerdense sadece canlı türlerinin hayat süreçlerini incelemeye tercih etmiştir.

1850’lerde ise Pasteur, fermantasyon sırasında şaraba, neden istenmeyen kötü maddelerin karıştığını anlamak için çalışmaya başlamıştır. Daha sonra, fermantasyonun sadece kimyasal tepkimelerden oluşmadığını, alkolü ve diğer ürünleri meydana getiren ve üzüm suyundaki şeker ve diğer bileşenleri metabolize eden belirli mikroorganizmaların da yer aldığı bir süreçten oluştuğunu keşfetmiştir. Şarap ve biradaki şekerin alkole dönüşmesi, sirke yapımı ve sütün kesilmesi sırasındaki fermantasyon üzerinde çalışmıştır. Onun bu çalışmaları ( görünürde sadece endüstriyel ürünlerde yaşanan problemleri çözme amaçlı da olsa ) devrim niteliğindeki gözlem, sonuç ve yöntemlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Belirli solüsyonlar ( ortam ) içinde ve özel koşullar ( sıcaklık ve oksijen yoğunlaşımı ) altında gerçekleşen ve belirli ürünlerin ortaya çıkmasını sağlayan belirli organizmaların metabolik faaliyetleri, modern mikrobiyolojinin hem teori hem de uygulama alanındaki temelleri olmuştur. Oksijensiz yaşayan mikroorganizmaların dünyasını, başka bir deyişle anaerobik hayatı keşfetmiştir. Yaptığı bir dizi başarılı deneyle, Felix Pouchet’in, hayatın canlı bir maddeden kendiliğinden ortaya çıktığı ve iki bin yıl öncesine dayanan ‘’ spontane üreme ‘’ fikrini çürütmüştür. Böylelikle titizlikle gerçekleştirilen bir laboratuvar çalışmasının ne kadar önemli olduğunu bize göstermiştir. Şarap ve sütün ekşimesinin önlenebileceğini bize şu yöntemle açıklamıştır: Bu sıvılar içinde bozulmaya neden olan mikroorganizmaların yok edilmesi, onların çok yüksek sıcaklıklarda ısıtılıp ve sonra birden soğutulmasıyla yapılan sterilizasyon işleminin ardından serin bir yerde saklanmasından geçer. Pastörizasyon dediğimiz işlem, bu sıvıların protein ve vitamin içeriğini bozmaz. Bu yöntemle süt, 30 dakika süreyle 63 0C  tutulup, sonra birden soğutularak ve 10 0C’nin altında kapalı ve sterilize edilmiş kutularda saklanarak pastörize edilir.

19 Şubat 1878 tarihinde, Fransız Tıp Akademisi önünde yaptığı konuşmasında hastalıkların, kokuşmanın, çürümenin ve fermantasyonun, mikroorganizmaların etkisiyle gerçekleştiğine inandığından bahsetti. Buna benzer görüşler, Leeuwenhoek’,mn mikroorganizmaları keşfinden çok önce ortaya atılmış olsa bile bu fikri destekleyen herhangi bir bilimsel veri bulunmamaktaydı. Bununla birlikte Pasteur, Fransa’nın ipekçilik endüstrisini tehdit etmeye başlayan, ipek böceklerinde görülen hastalığa bir bir protozoanın ( bir hücrelinin ) neden olduğunu da bulmuştu. Bunu takiben, insanlarda yaygın olarak hastalığa neden olan stafilokok, streptokok ve pnömokok bakterilerini keşfetti.  Onun sterilizasyon ve asepsi hakkında oluşturduğu en temel kurallar, enfeksiyon hastalıkları, cerrahi uygulamalar ve kadın doğum alanındaki fikir ve kavramlarımızın tamamıyla değişmesine yol açmıştır. Kirli eller ve aletlerle, ameliyat yapmanın hastalıklara yol açabileceği konusunda hekimleri ikna etme savaşı vermiş ve bir ameliyattan diğerine geçerken mutlaka ellerini yıkamalarını salık vermiştir. Hatta bu konuda, 80 yaşındaki hekim Joseph Lister ile bir düello yapmış ve yenik düşen Lister, Pasteur’un yolunda gidenler arasına katılmıştır.

Çiçek aşısı, eski zamanlarda uygulansa da, değişen reaktivite ya da ya da kazanılmış bağışıklığa ilişkin bilimsel laboratuvar çalışmaları, ilk olarak Pasteur, tavuk kolerası, şarbon, domuz kızılı ve son olarak da kuduz aşısına karşı etkili aşılar geliştirmiştir. Söylemekten çok hoşlandığı, ‘’ şans, hazırlıklı beyinleri ödüllendirir,’’ sözüyle keşiflerinde şans faktörünün de önemini vurgulayarak alçakgönüllü davranmıştır. 1881 yılının yazında yaptığı tatilin ardından, günümüzde Pasteurella multocida olarak bilinen bir bakterinin yol açtığı tavuk şarbonu üzerine çalışmalarına kaldığı yerden devam etmiştir. Tatile gitmeden önce laboratuvarında kalan eski bir kültürü tavuklara aşılayan ve döndüğünde bu tavukların hastalığa yakalanmadığını gören Pasteur, bu defa hazırladığı taze kültürü tavuklara aşılamaya devam etti ve onların hastalanmadıklarını gördü. Bu tekrarlanan aşılamaların ardından hastalığa yakalanmayan tavukların, aslında ilk yaptığı eski kültür sayesinde bağışıklık kazandığını fark etti.

2 Haziran 1881 tarıhinde, Pouilly-le-Fort’ta onu karşılamak için yola çiftçiler tarafından coşkuyla alkışlanmıştı. Bir ay önce, kendisiyle aynı alanda çalışan Alman hekim Robert Koch’tan aldığı Baccilus anthracis adındaki, insanlarda şarbona neden olan bu kültürü içeren, uzun süre beklettiği aşısıyla 6 ineği, 24 koyunu ve bir keçiyi aşılayarak onların bu hastalığa bağışıklık kazanmalarını sağlaması, bu alkışları hak etmesine neden olmuştur. Daha sonra eski aşıyla aşıladığı bir hayvan grubuyla, aşılanmamış benzer hayvanların olduğu kontrol grubunu, Baccilius antbracis’den oluşan bir virülant ( zehirli ) kültür içeren aşıyla aşılanmıştır. Hayvanların olduğu meraya geri döndüğünde aşılanan hayvanların hepsinin hastalıksız, aşılanmayanların ise ya ölmüş ya da şarbonlu olduğunu görmüştür.

Tüm bu gözlemlerin ardından Pasteur, yüksek sıcaklık, oksijen ve kimyasallar gibi çevresel koşullara maruz kalmasıyla, patojen etkilerin azaltılabileceği hipotezini öne sürmüştür. Şarbon ve kuduz hastalığı üzerine yaptığı bir dizi çalışmayla bu hipotezini doğrulamıştır.

Çocukken Jura kasabasında yaşayan Pasteur, burada birçok insanın kuduz bir köpeğin onları ısırmasının ardından korkunç bir şekilde öldüklerine şahit olmuştu. Belki de bu olay, onu kuduz hastalığını araştırmaya etmişti. Bu hastalığa neden olan etkeni, bir virüs sadece elektron  mikroskoplarıyla  görülebildiğinden bulamamıştı. Buna rağmen, kuduz tarafından hasara uğrayan bir omurilik dokusunu tavşanların beynine enjekte ederek bu hastalığa karşı aşı geliştirmeyi başardı. Köpekler üzerinde yaptığı sayısız kuduz aşısı deneyinden sonra, kuduz aşısını ilk defa, kuduz bir köpek tarafından on beş kez ısırılan ve annesi tarafından ona getirilen 9 yaşındaki Joseph Meister adlı çocuk üzerinde denemiştir.  6 Haziran 1885 yılında yapmaya başladığı, virülant olarak oldukça yoğun 14 adet aşıyı çocuğa yapmaya başladı. ‘’ Bu aşılar işe yaramaz ‘’ diye ya da ‘’ aşıların kendisi bu delikanlıyı öldürebilir ‘’ endişesiyle haftalarca uyumadı. Bu endişe dolu bekleyişin ardından Joseph Meister iyileşti ve yıllar sonra, Pasteur Enstitüsü’nde güvenlik görevlisi olarak, Pasteur’a duyduğu minnettarlığı dile getirdi. Bundan elli yıl sonra, Naziler Fransa’yı işgal ettiğinde, oranın güvenliğinden sorumlu en üst kişi olan Joseph’e gelip Pasteur’un gizli çalışmalarını istediler; o ise mezarında yatan Pasteur’a ihanet etmektense kendini öldürmeyi tercih etti.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli